18 Ağustos 2020 Salı

Gündem Değiştiriyorlar


Malumunuz Türkiye’de siyasal iktidarın çeşitli politik ve/veya ekonomik hamleleri ve demeçleri “gündem değiştirmek” amacıyla açıklanır. Böylelikle hepimiz rahatlarız zira büyük oyunu görmüşüzdür, mevz-u bahis hamleleri ve demeçleri yok sayarak bu büyük oyunu bozmamız da mümkün olduğuna göre başkaca bir şey yapmamıza gerek kalmamış demektir. Türkiye’deki yaygınlığına bakarak bu “gündemi değiştiriyorlar” iddiasının küresel bir olgu olduğu düşünülebilir lakin böylesi bir çıkarım hatalı olacaktır. Örneğin, 3 yıldır ikamet ettiğim Kolombiya’da ben bu “gündem değiştiriyorlar” iddiasını bir kez bile duymadım. Burada temas halinde olduğum çoğu insanın siyasal olarak muhalif çevrelerde konumlandığını, birçoğunun muhalif siyasal oluşumlarla organik bağlara sahip olduğunu düşünürsek sanıyorum en azından Bogota’da muhalefetin gündemine iyi kötü hakim olduğumu iddia edebilirim. Bu “gündem değiştiriyorlar” lafını ise bırakın tanıdığım birinden duymayı bir Twitter yorumunda dahi görmedim. Her ne kadar siyasal aktörlerine Kolombiya ile kıyaslanacak ölçüde aşina olmasam da Kolombiya’ya yerleşmeden önce 1 yıl yaşadığım İspanya’da da “gündem değiştirme” iddiasıyla hiç karşılaşmamıştım. Siyasal gelişmelerini olabildiğince yakından takip etmeye gayret gösterdiğim Meksika ve ABD bağlamlarında da “gündem değiştirme” bahsine rastladığımı hatırlamıyorum, en azından sıklıkla gidip geldiğim Meksika örneğinde böyle bir iddianın muhalif siyasal aktörlerce benimsenmesinin söz konusu olmadığını söyleyebilirim. Demek ki Türkiye’deki muhalif siyasal aktörler, özellikle de entelektüellik veya aydınlık iddiası olanlar, dünyadaki çoğu muhalif hareketin çözemediği bir şeyi çözmüşler, iktidarın gayelerini kavramışlar ve bu şekilde iktidarı boşa düşürmenin yolunu da bulmuşlar. Amaç gündem değiştirmekse sen de gözlerini kapatır, kulaklarını tıkar, ıslık çalarak hiçbir şey değişmiyormuş gibi davranırsın. Türkiye muhalefetinin kayda değer bir kısmı da sıklıkla iktidarın siyasal hamlelerine bu şekilde cevap veriyor zaten. O yüzden buna dair bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. 

Öncelikle şunu açıkça söyleyim. Türkiye gibi göreli özerkliğe sahip olan söz söyleyebilecek kurumların ya ortadan kaldırıldığı ya da savunma pozisyonuna çekilmeye zorlandığı, muhalefetin eyleme gücünü büyük ölçüde yitirdiği ve ancak hükümetin eylemlerine yanıt verecek bir konuma itildiği, üstüne medyanın neredeyse tamamen tektipleştirildiği bir ülkede siyasal iktidarın gündem değiştirme ihtiyacı yoktur. Yoktur, çünkü ülkenin eyleyebilen tek siyasal aktörü olarak zaten gündemi kendisi belirlemekte, basın üzerindeki hakimiyeti yoluyla da bu gündemi şekillendirmektedir. Yani iktidar ne yaparsa siyasal gündemimiz de o olmaktadır. Bu durumda iktidarın gündem değiştirmek için özel olarak bir şey yapmasına, mesela Ayasofya’yı cami yapmasına gerek yoktur. Ne yaparsa yapsın zaten gündemi belirlemiş olacaktır.

Bu yazıyı yazmaya Ece Temelkuran’ın Gazete Duvar’ın İngilizce sitesinde yayınlanan bir yazısını okuduktan sonra karar verdim.1 Yazının orijinali 18 Temmuz 2020 tarihinde Fransızca olarak yayınlanmış.2 Ben Fransızca bilmem, o yüzden metni İngilizce çevirisinden okuyorum. Buna göre, Erdoğan Ayasofya’yı sıklıkla dikkat dağıtmak için, yani gündem değiştirmek için kullanıyor (metinde “political distraction” olarak ifade edilmiş). Sayın Temelkuran’a göre, herkes müze meselesiyle meşgulken mühim birçok mesele görünmez hâle gelmiş. Neymiş peki bu mühim meseleler: Güney Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama meselesi ve bununla ilişkili olarak Yunanistan ile yaşanan gerginlik, çoklu baro değişikliği, yıllardır hukuksuz biçimde cezaevinde tutulan siyasi mahkûmlar (şu gündemi değiştirip durmasalar Demirtaş’ı da, Yüksekdağ’ı da, Kavala’yı da kurtaracağız cezaevinden, bütün memleketin derdi o ama gündem değişiyor işte sürekli, bir tek tutukluluğun devamı kararı verildiğinde değişmiyor o gündem ne hikmetse), ve tabii ki ekonomik kriz. Temelkuran bu gündem değiştirme meselesini iç gündemle sınırlı tutmuyor, uluslararası gündemin de bu şekilde değiştirildiğini söylüyor. Bu büyük “gündem değiştirme” stratejisinden haberi olmayan entelektüellere de bu şekilde büyük resmi göstermiş oluyor, büyük oyunu bozmayı da öğretecek kısmetse (görmezden gelmek, hiçbir şey yapmamak, sabah akşam ekonomik kriz konuşmak). Bekleyeceğiz yani. 

“Gündemi değiştiriyorlar” iddiasının kaynağını ben entelektüel tembellikte buluyorum. “Gündem değiştiriyorlar yeğenim” deyip geçmek kolay iş sonuçta. Öbür türlü siyasal eylemin veya demecin olası saiklerini, sonuçlarını, buna yol açan olguları, bunu şekillendiren iktidar dengelerini vs. analiz etmek gerekecek. İktidarın bu eyleminin ne gibi siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal hedeflere ulaşmak yönünde atılmış bir adım olduğunu, hatta bilakis kendisinin ne türlü bir hedef olduğunu değerlendirmek icap edecek. Erdoğan hükümetinin Ayasofya’yı cami statüsüne almasının mümkün tek sebebi olarak gündem değiştirme ihtiyacını görüyorsanız sizin sözünüzün basında yer almaması gerekiyor. Yani şu haberi gördükten sonra “Yahu böyle bir şey nasıl olabilir” diye şaşıran, “bunu neden yaptılar” diye kara kara düşünen, en son başka hiçbir şey bulamayınca “gündem değiştiriyorlar herhalde” diyerek teslim bayrağını çeken var mı gerçekten? “Gündem değiştiriyorlar” çığlığı vasatlığın çığlığıdır. Kendisinin katkı sunamayacağı tartışmaların açılacağını gören bireyin bu tartışmaları henüz açılmadan kapatmak için ortaya attığı bir iddiadır. Hiçbir işe de yaramaz, tek işlevi muhalefeti pasifize etmek, “bırakınız yapsınlar” noktasına getirmektir.

Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi, hele Lozan’a yapılan göndermelerle birlikte ele alındığında, siyasal iktidar için salt başka hedeflere ulaşma yolunda kullanılan bir basamak değildir. Hiç kuşkusuz böyle bir işlevi de vardır. Cumhur İttifakı’nın seçmenine yönelik bir söylem geliştiren CHP üyesi sağcı siyasetçileri, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu, zor duruma düşürebilecek bir hamledir. Yeni kurulan sağcı partileri (Deva ve Gelecek partileri) köşeye sıkıştırabilecek bir hamledir. Cumhur İttifakı seçmeninin büyük kısmının anlam dünyasında önemli bir yeri olan böylesi bir hamleyi gerçekleştirerek muhalif sağ siyasetler köşeye sıkıştırılmıştır, ne yapsalar zararlı çıkacakları bir konuma sürüklenmişlerdir. Bunun yanısıra anladığım kadarıyla Ayasofya’nın statü değişikliğinin İstanbul Belediyesi’ni doğrudan ilgilendirecek ekonomik sonuçları da vardır, İmamoğlu’nu sıkıştırmak konusunda böyle bir işlevi de yerine getirmiştir. II. Mehmed’in tablosunu satın almak yoluyla İmamoğlu’nun attığı adıma orantısız bir cevap gelmiştir böylelikle. Uluslararası siyaset arenasında da bu hamlenin özellikle Yunanistan ile yarattığı ekstra gerginliğin Erdoğan hükümetine çıkar sağlayacağı varsayılabilir. İşin İslam dünyasında prestij kazanma boyutuna dair bir umut varsa eğer boşa çıkmış demektir zira İslam ülkeleri olarak adlandırdığımız ülkelerin hükümetleri Ayasofya’nın statü değişikliği meselesini pek umursamadılar. Meselenin tüm bu boyutlarının hesaba katılmış olması mümkündür ama esasen Ayasofya’nın statü değişikliği kendi başına bir hedef olarak okunabilir. 2002’den bu yana izlenen çeşitli politikalar sonucu ulaşılabilmiş bir hedeftir. İslamcılar içinde bir grup için ulaşılması güç bir siyasal hedef bugün gerçekleştirilmiştir. Bu gidişle bu gelişmeyi çeşitli başka siyasal hedeflerin gerçekleştirilmesinin izleyeceği öngörülebilir. 

Türkiye’de rejim 2015’te fiili olarak, 2017’de ise resmi olarak değiştirildi. Gündem değiştirme girişimlerini boşa çıkarmayı çok seven muhalif entelektüellerimiz sağolsun bu süreçte gündemimizi olabildiğince değiştirmemeyi başardık. Şu an Türkiye’nin hiçbir biçimde demokrasi sayılmadığı, otokrasi olarak adlandırıldığı bir dönemdeyiz. Democracy Index’in Ocak 2020’de yayınladığı 2019 raporuna3 göre Türkiye demokrasisi 10 üzerinden 4-5 aralığında (listede puanı Türkiye’nin hemen üstünde yer alan, yani demokrasi anlamında Türkiye’den görece iyi durumda oldukları tespit edilmiş 10 ülke şunlar: Nijerya, Pakistan, Gambiya, Lübnan, Haiti, Bolivya, Sierra Leone, Bosna Hersek, Kırgızistan, Mali), nicel veriye dayalı siyaset bilimi çalışmalarında sıklıkla başvurulan Polity Data Series’in 2018 raporunda4 ise Türkiye’nin puanı 10 ile -10 arasında -4 olarak verilmiştir (puanı -1, -2 ve -3 olan yani demokrasi olmaya Türkiye’den daha yakın olduğu iddia edilen ülkelerin listesi şu şekilde: Uganda, Burundi, Afganistan [-1]; Togo, Singapur, Moritanya, Çad, Angola [-2]; Venezuela, Tayland, Tacikistan, Ruanda, Ürdün, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Komorlar [-3]). Neyse ki Türkiye’de iktidar demokratik kurumları ortadan kaldırabilmesine, yargı bağımsızlığına son verebilmesine, meclisi tamamen işlevsizleştirebilmesine ve basın-yayın özgürlüğünün kökünü kazıyabilmesine rağmen asıl amacına ulaşamadı: gündem değiştirmek. Sağolsunlar büyük aydınlarımız buna izin vermediler, o gündem değişmedi. Helal olsun. 

Gündemi iktidarın belirlemesinden rahatsız olan ve bu durumu değiştirebilmek isteyen siyasal aktörlerin yapabilecekleri tek şey var: eylem. Ancak eylemek yoluyla siyasal iktidarın gündem belirleme tekeli ortadan kaldırılabilir. Eyleyen hükümetse gündemi de onlar belirler, sizin de eyleyecek gücünüz kaldıysa siz de gündem belirleyebilirsiniz. Meselenin özü budur. İktidarın cüretkâr siyasal hamlelerini görmezden gelerek büyük oyunu bozma stratejisinin 2020 itibariyle hiçbir işe yaramadığı ortada. Onun yerine gündemi siz belirlemeyi deneyin. Örnek isterseniz vereyim: Barış İçin Akademisyenler bildirisi.5 Bu bildiri gündemi değiştirdi, öyle bir değiştirdi ki en yandaşından bütün basın günlerce, aylarca bunu konuştu. Ne yazık ki imzacı akademisyenler bu eylemlerinin bedelini hâlâ ödüyorlar. Başka örnek mi istersiniz: Gezi. Herkes aylarca Gezi’yi konuşmadı mı? Alın size gündem belirlemek. Gündemi "Geziciler" değiştirdi. Bunun da bedeli hâlâ ödeniyor çünkü Türkiye gibi bir ülkede iktidarın gündem belirleme tekeline çomak sokmanın bedeli ağırdır. Ama yapılabilir. İşte bugün Belarus’ta gündemi muhalefet belirliyor. “Black Lives Matter” hareketi dünyanın birçok ülkesinde eşzamanlı olarak gündemi belirledi, “Occupy Wall Street” hareketi de aynısını başarmıştı. Eğer gündem değişikliği karşısında etkili olan yöntem “görmezden gelmek, yokmuş gibi yapmak, havaya bakıp ıslık çalmak” olsaydı hiç merak etmeyin iktidarlar da aynısını yapardı. Gezi Parkı’ndaki eylem yok mu sayıldı, görmezden mi gelindi. Barış Bildirisi yokmuş gibi mi davranıldı? Eğer doğru taktik bu olsaydı iktidar da bunu yapardı, verirdi havuz medyasına bir emir kimse Barış İçin Akademisyenler’e dair tek kelime etmezdi. Aksine, çarşaf çarşaf isim listeleri yayınlandı yandaş medyada. Gezi Parkı sırasında iktidar görmezden gelme stratejisini bir dönem penguen belgeselleri yoluyla denedi, rezil olmaktan başka eline bir şey geçmediğini gördü, stratejisini değiştirdi. İktidarın Gezi sırasında 2-3 haftada öğrendiğini muhalefetin birçok unsurunun yıllardır öğrenememiş olması akıl mantık alır bir iş değil.

Toparlayarak bitireyim. İktidar gündemi değiştirmiyor, belirliyor. Bunu da çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel hedeflere ulaşma yolunda gerçekleştirdiği eylemler ile başarıyor. Bu eylemleri, eylemlerin gerekçelerini ve olası sonuçlarını konuşmaktan kaçınmak, onun yerine başka şeyler konuşmak siyasal iktidarı daha pervasız eylemlere girişmeye teşvik etmek dışında bir işe yaramaz. Gündem eyleyerek belirleniyorsa muhalefetin ihtiyacı olan da eylemdir. “Ekonomik kriz konuşulmasın diye yapıyorlar” diyen krizin analizini yapacaksa buyursun yapsın. Yoksa kalabalık etmesin, konuya dair söyleyecek sözü olanları dinleyip onlardan öğrenmeye çalışsın.

Notlar 
3. Democracy Index'in Wikipedia sayfasında bu veriler mevcut: https://en.wikipedia.org/wiki/Democracy_Index
4. Polity Data Series'in Wikipedia sayfasında bu veriler mevcut: https://en.wikipedia.org/wiki/Polity_data_series

16 Temmuz 2020 Perşembe

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi ve Makale Olmayan Makaleler


Bir konu üzerine çalışırken o konuyla ilgili olarak Türkiye’de son yıllarda ne gibi akademik çalışmalar yapıldığına da genellikle bakarım. Ne yazık ki bu şekilde karşıma çıkan makalelerin ciddi bir kısmı açık bir biçimde akademik makale olmanın temel şartlarını yerine getirmemekte. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde 2019 yılında yayınlanmış bir makaleyi hızlıca incelemek suretiyle akademik makale olmanın şartlarını yerini getirmemek derken neyi kastettiğimi göstermeye çalışacağım.

Makale Prof. Dr. Zehra Aslan’a ait (makaleyi yazdığı sırada doçentmiş). “Türkiye-Rusya İlişkilerinin Yerel Komuoyuna Yansımasına Bir Örnek: Trabzon Basınında Sovyet Rusya ve Komünizm Algısı (1945-1960)”1 isimli bu makale bir doçent tarafından (makalenin yayınlandığı yıl profesör de olmuş) Türkiye’nin siyaset bilimi alanında en iyi dergilerinden biri olarak kabul edilen Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde yaklaşık 6 ay önce yayınlanmış. Bu metin bir lisans öğrencisi tarafından ödev olarak hazırlanmış olsaydı dahi başarısız bir ödev olurdu, ödevi hazırlayan öğrenci ise büyük ihtimalle dersten kalırdı. Bu kısa yazıda bunun gerekçelerini açıklayacağım.

Akademik metinler ya teorik tartışmalara odaklanırlar ya da ampirik veri ağırlıklı olurlar. Bunların dışında bir düşünürü veya bir kavramı merkezine alan, o düşünür veya kavram çerçevesinde dönen tartışmalara katkı sunan metinler de akademik olarak kıymetlidir. Bir de bazı dergilerin kabul ettiği literatür taraması ve kitap eleştirisi türünden akademik metinler vardır. Aslan’ın makalesi “araştırma makalesi” olarak geçiyor ama bir araştırma makalesinde olması gereken hiçbir şey bu metinde yok. Sırayla gidelim.

1) Metinde bir literatür taraması bölümü olmadığı gibi kaynakçada 8 adet akademik metin var. Bunlardan biri Aslan’ın 2016 tarihli bir makalesi. Kalan metinlerden biri 2016, diğeri ise 2011 tarihli. Bunlar dışında 2010 sonrasından bir metin yok.  Bu yedi metnin ikisinin basılmamış yüksek lisans tezleri olduğunu da belirtelim. 2019 yılında yayınlanmış bir makalede 2010 sonrasından yalnızca 3 metne atıf yapılması, kaynakçanın ise 8 metinden oluşması ilginç bir durum. Kaynakçasında çok az sayıda akademik metin olan bir makale iyi bir makale olabilir, tabii ki bir akademik makalenin diğer şartlarını yerine getirdiği takdirde. Aslan’ın makalesi bu şartların hiçbirini yerine getirmiyor, bunlara diğer maddelerde değineceğim. Şimdilik makalenin literatür taraması içermediğini, kaynakçasının çok zayıf olduğunu, konuya dair güncel tartışmalara (hatta güncel olmayan tartışmalara da) değinmediğini belirtelim.

2) Metnin bir teori bölümü yok. Bununla makalede ayrı bir teori başlığı olmadığını söylemeye çalışmıyorum, metinde teorik herhangi bir ibare yok. Kavramlardan ne anlaşıldığına dair hiçbir şey yok, hiçbir teoriye hiçbir atıf yok. Yani bir akademik makalenin teorik bir yenilik içermesi beklenirken, bu metinde yenisini eskisini geçelim teorik hiçbir ibare yok. Örneğin, yazar “kamuoyu algısı” diyor ama kamuoyu nedir, kamuoyu algısı nedir gibi sorulara dair hiçbir ibare yok metinde. Yukarıda değindiğimiz kaynakçada bulunan 8 eserin arasında medyayla veya kamuoyuyla ilgili bir metin bulunmuyor. Ampirik veriye dayalı makalelerin teorik kısmı zayıf olabilir ama zayıf da olsa bir takım kuramsal tartışmalara değinilmesi ve temel kavramların açıklanması beklenir. Bu da yok. Peki, ampirik olarak ne var?

3) Metinde metodoloji kısmı da yok. Yani metin metodolojiye, araştırma yöntemine dair hiçbir şey söylemiyor. Seçilen gazetelerin neden seçildiği belli değil, haberlerin ne şekilde tarandığı, seçilen haberlerin hangi kriterlere göre seçildiği belli değil. Seçilen haberlerin sayısı dahi belli değil, veri hiçbir biçimde sistematize edilmemiş. Yani kaç sayıda haber seçildi, hangi kriterlere göre seçildi, ne şekilde analiz edildi, hiçbirini bilmiyoruz. Çalışmanın literatür taraması ve teorik temeli olmadığı gibi herhangi bir metodolojisi de bulunmamakta. Yapılan şey söylem analizi gibi görünüyor ama metinde bu ibare geçmiyor. Yönteme dair herhangi başka bir ibare de geçmiyor.

4) Peki öyleyse bu metinde ne var? Yazar bir giriş kısmından sonra gazete haberlerine geçiyor. Neye göre seçildiği belli olmayan haberlerden üst üste alıntılar yapıyor, doğrudan alıntı yapmadığı yerlerde haberi kendi cümleleriyle özetliyor, ara sıra da bu haberlere dair görüş bildiriyor. Bu kadar. Bu bir “araştırma makalesi” değildir. Akademik bir metin bile değildir. Literatür taraması yapmadan, mevcut literatürle diyalog kurmadan, kullanılan kavramları açıklamadan, kuramsal tartışmalara atıf yapmadan, verinin ne şekilde toplandığını/hangi kriterlere göre sınırlandırıldığını/ne şekilde analiz edildiğini belirtmeden makale yazılmaz.

Türkiye’de akademinin büyük baskı altında olduğu açık, bu şartlar altında akademik çalışmalara yeterli özenin gösterilmediği de anlaşılıyor. Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki kendisine ve kendi yaptığı işi saygı duymayan bir kişi veya kurum dışarıdan da saygı görmeyecektir. Üniversitelere layık görülen aşağılayıcı muamelede hiç kuşkusuz üniversitelerin bir kurum olarak özsaygılarını yitirmiş olmalarının ve yetkili rektörlerinin, dekanlarının ve bir dönem popüler bir mevki olan dekan temsilcilerinin her türlü siyasi baskıya ve her türlü piyasa baskısına hiçbir direniş göstermeden boyun eğmiş olmalarının rolü büyüktür. Fakat yine hatırlatmak isterim ki eğer siz yaptığınız işe saygı göstermez, bu işi elinizden gelen en iyi biçimde yapmaya çalışmazsanız, idarecilerin size layık gördüğü muameleye de dişe dokunur bir itiraz geliştiremezsiniz. Eğer üniversitede gerçekleşen akademik faaliyetler iş olsun diye yapılacak, göstermelik boş işlerse akademik özgürlük talebinin de bir anlamı olmaz.

Bu türden bir yazının Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde araştırma makalesi olarak yayınlanmış olması çok üzücüdür. Umarım böyle bir durum gelecekte tekrarlanmaz, zira eğer Siyasal bu türden metinlerin akademik çalışmadan sayıldığı bir fakülte haline geldiyse, bu saatten sonra fakülte üzerinde herhangi bir siyasi baskı kurmanın dahi gereği kalmamış demektir. Daha açıkçası, ortada üzerinde siyasi baskı kurulacak bir fakülte kalmamış demektir. Kimseyi kırmak istemem ama bu türden metinlerin makale olarak yayınlanmaları yalnızca SBF’ye değil tüm akademisyenlere yönelik bir saygısızlıktır. Umuyorum yetkililer bu yazıma denk gelir ve bundan sonra kendilerine gönderilen metinleri değerlendirirken daha dikkatli davranırlar.

Not
1. İlgili makalenin tamamına şu bağlantıdan erişilebilir: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/664682

22 Haziran 2020 Pazartesi

Politik Sinema Yazısı: Monos ve El Hoyo (Platform)


Bu yakınlarda verdiği siyasi mesajı çok ilginç bulduğum iki film izledim. Kolombiya yapımı Monos (2019) ve İspanya yapımı El Hoyo (Platform – 2019). Her ne kadar bu iki filmin siyasi pozisyonları çok farklı olsa da aralarında bir ortaklık olduğu kanısındayım. Bu yüzden bu iki filmi aynı yazıda ele alıyorum.

Monos’un siyasi mesajı bugün çok sayıda ülkede yükselişte olan aşırı sağın siyasi mesajı olarak okunabilir. Film, tamamı 18 yaşın altında üyelerden oluşan bir gerilla birliğine odaklanıyor. Birlik, örgütün kaçırdığı yabancı (büyük ihtimalle ABD vatandaşı) bir kadını gözetmekle görevlendirilmiş. Monos, birliğin adı. Her ne kadar yönetmen filmin adını Yunanca’da “tek” anlamına gelen “mono”dan temellendirse de filmdeki gençlerin Yunanca bilmedikleri ve onlar için “mono” kelimesinin İspanyolca’da “maymun” anlamına gelen mono olduğu aşikar. Haliyle karşımızdaki grubun maymunlar olarak adlandırıldığını söyleyebiliriz. Gençler de sürekli olarak hayvansal davranışlar göstermekte, hayvan sesleri çıkarmakta, Batı’nın hayvan doğasına atfettiği biçimde davranmaktadırlar. Bu gençlerden sorumlu olan ve ara sıra onları denetlemeye gelen yetişkin örgüt üyesi ise kısa boyu ve gülünç tavırlarıyla rasyonellikten uzak, hatta insandan aşağı bir varlık olarak resmedilmektedir. Gayrıinsanileştirme filmdeki neredeyse bütün karakterler üzerinde uygulanır, filmin tek gerçek rasyonel karakteri ise örgütün kaçırdığı beyaz ve “gelişmiş ülke” vatandaşı kadındır. Gerilla üyelerinin gayrıinsanileştirilmesinde Amerika kıtasının yerli halklarına yönelik hayvanlaştırma ve gayrıinsanileştirme stratejileri uygulanmaktadır. Yani gençler sürekli vücutlarını ve yüzlerini boyamakta, yerli halkların ritüellerine benzer ayinsel eylemler gerçekleştirmekte; bu yolla da kendilerinin rasyonel insandan daha aşağı bir türe mensup olduklarının altı çizilmektedir. Ekibin fiziksel olarak Kolombiya yerlisi özellikleri gösteren üyesinin lakabının “köpek” olması da bununla ilişkili olarak okunabilir. Film boyunca gördüğümüz diğer gerilla üyelerinin de rasyonellikten uzak, yalnızca “ilkel” dürtüleriyle hareket eden ve beyaz “medeni” kadına kıyasla daha “hayvan” oldukları vurgulanmaktadır.

Tabii ki bu hayvansal gençler “beyaz, medeni ve iyi eğitimli” olan, İspanyolca’yı da aksanlı konuşan kadın kadar zeki değillerdir. Bu sayede beyaz olduğu kadar iyi kalpli ve iyi eğitimli de olduğu vurgulanan kadın karakterimiz aklıyla bu “yarı-hayvan” gerilla üyelerini alt ederek kaçmayı başarır, her ne kadar o yaşına dek büyük ihtimalle hayatında orman görmüş olmasa da. Burada beyaz kadının başında nöbet tutan gerilla üyesin kıza en çok ne istediğini sorduğu sahneye de değinmek gerekir. Gerilla genç kız bu soruya en çok istediği şeyin televizyonda dans etmek olduğunu söyleyerek cevap verir. En büyük hayalı televizyonda dans etmek olan gerilla kız ile bu dünyada çok daha mühim kaygıları olan ama bir şekilde o kızın esiri olmuş batılı beyaz kadın arasındaki “bilinç düzeyi” farkı bu şekilde vurgulanmaktadır.

Monos filminde “öteki” bir korku unsuru olarak kullanılmakta, onun kötü olduğu değil ama bir tür hayvan olduğu iddia edilmektedir. Yani boyalı vücutlu yerliler, şiddetten ve seksten başka şey bilmeyen vahşi Latin gençleri, rasyonellikten nasibini almamış Latin Amerikalı gerilla savaşçıları korkmamız gereken unsurlar olarak kodlanmaktadır. Dahası, irrasyonel ve hayvansı oldukları için onlarla diyalog kurmamız imkansızdır. Beyaz kadının hala sağ olduğundan emin olmak için İngilizce konuşulan memleketinden (büyük ihtimalle ABD) telefon açılır, yalnızca kadının bilebileceği sorular sorulur. Gözyaşları içerisinde favori süperkahramanının Spiderman olduğunu öğreniriz. Telefon kapanır, İngilizce bilmeyen gençler panik içerisinde ineğe dair bir şey sorup sormadığını öğrenmek isterler, çünkü birliğin sorumluluğundaki inek yanlışlıkla öldürülmüştür. Bir tarafta Spiderman hayranı, beyaz batılı karşısında ise öyle Sıpaydır falan bilmeyen, bütün derdi inek olan vahşi bakışlı esmer gençler. Konunun bir anda Spiderman’den ineğe gelmesini anlayamayarak boş gözlerle gençlere bakan beyaz kadının meseleyi anladığında yüzünde beliren (ya da belki de benim belirdiğini hayal ettiğim) aşağılama ifadesi benim film yorumumda önemli bir yer tuttu.

Bu filmi El Hoyo (Platform) ile ilişkilendireceğim yere de diyalog kurmanın imkansızlığından doğru bağlanacağım. Film bize açıkça şunu göstermektedir, muhataplarımız irrasyoneldir, insandan çok hayvana benzerler. Bu yüzden onlarla diyalog kurmak, iletişim yoluyla sorun çözmeye çalışmak, onlara yönelik söz üretmek anlamsızdır. Yapmamız gereken nedir? Yeri gelir Trump’ın duvarı olur, yeri gelir yukarıdan yollanan bombalar olur, orasına bizi korumakla görevli büyüklerimiz karar verecektir.

El Hoyo siyasi olarak Monos’tan çok farklı bir film. Monos ırkçı ve aşırı sağcı bir film olarak karşımıza çıkarken El Hoyo tam da bu ırkçılığa ve aşırı sağa eleştirel yaklaşır. Film, her katta yalnızca iki mahkumun bulunduğu cezaevi benzeri bir yapıyı bize gösterir. Yemek birinci kattan yollanan bir platform aracılığıyla hücreler arasındaki boşluktan iner, her katta iki dakika kadar durur. Bu şekilde yemek artıkları ve boş tabaklar en aşağı kata kadar inerler. Ayda bir tüm mahkumların bulundukları kat değiştirilir.

El Hoyo’yu ilginç kılan şeylerden biri siyasi mesajının bugün hakim olan muhalif yapımlardan oldukça farklılaşması. Bu mesajı şöyle özetleyebiliriz: “Değişim aşağıdan yukarıya gerçekleşmez.” Yani, değişim yukarıdan aşağı gerçekleşecektir. Açlık ve yoksullukla boğuşan aşağıdakiler (alt sınıflar) hem gerekli maddi imkanlardan hem de siyasi bilinçten yoksundur, kendisinden başkasını düşünme seçeneği yoktur, onlardan değişim beklemek dangalaklıktan başka bir şey değildir der yönetmen. Hele elinde kitapla aşağı inip, aç olan aşağıdakileri bilinçlendirebileceğine inanan entelektüellerle alenen dalga geçmektedir. Tabii, bu arada yukarıdakilere olan eleştirisini de eksik etmez. Her şeyden önce eğer herkes ihtiyacı kadar yerse yemeğin en alta kattakilere bile yeteceği iddiasının yanlış olduğunu bize gösterir. Yukarıdakilere yönelen bir başka eleştirisi ise oldukça açıktır, elinde iple tepeye ulaşmaya çalışan Afrikalı Baharat’ın suratına sıçan üst sınıf tavırlı beyaz çift bu eleştiriyi açıkça ortaya koyar. Yani, değişim yukarıdan gelmelidir ama yukarı çıkmak da çok zordur. Ana karakterimiz bunu Baharat’a her zaman yukarı çıkmasını engelleyecek birinin olacağını söyleyerek vurgular.

Tekerlekli sandalyedeki yabancı bilge siyah karakter önce diyalog sonra sopa öğüdünü verir aşağıya giden karakterlerimize. Ama hemen aşağıdakilerle diyalog kurmanın imkansız olduğunu anlarız, sadece sopa işe yaramaktadır. Fakat, bu öğüt boşa verilmemiştir. Öğüt aşağıdakilerle değil yukarıdakilerle olan ilişkilerin doğasına dairdir. Aşağıya söz üretmek anlamsızdır, aşağıdakiyle bu türden bir iletişim gerekesizdir. Yukarı çıkmak da güç olduğuna göre karakterlerimizin elinde tek seçenek kalır, yukarıya yönelik söz üretmek. Yani en tepedekilere mesaj göndermek, onların vicdanına konuşmak, onların bilincini değiştirmeye çalışmak.
 
Bu noktada aşağıda linkini vereceğim Sezai Koyunbakan’ın bu filme dair eleştirisinde bahsettiği iki noktaya da değinmek isterim. Bunlardan ilkini Koyunbakan şöyle ifade ediyor: “eşitsizliği yapılandıran insanlararası ilişkileri görebilmemiz lazım, filmde bu yok...” Ben filmin Foucaultcu anlamda iktidar ilişkilerini öne çıkardığını düşünüyorum. Yani iktidarı (power) doğrudan sahip olunamayan, yine doğrudan bireyler üzerine uygulanamayan, ama eylemler üzerine uygulanan, yani mümkün eylemleri, eylenebilecek alanı şekillendiren bir biçimde kavradığımız takdirde her kattaki mahkumların iki dakika içerisinde platformda yaptıkları eylemlerin alt kattaki mahkumların mümkün eylemlerini şekillendirdiğini ve bu biçimde onların eylemleri üzerinde iktidar kurduğunu düşünebiliriz. Platformu mümkün eylemleri içeren bir dünya olarak kurguladığımızda her mahkum tam da platform üzerindeki eylemleriyle, mesela platforma tükürmesiyle, aşağıdakilerin eylemlerini etkilemekte, bir dereceye kadar onları şekillendirmektedir. Ana karakterimiz bu yüzden aşağıdakileri platforma sıçmakla tehdit eder, zira iktidarı ancak platform üzerinde eyleyerek kurabilmektedir, aşağıdaki bireyler üzerinde değil. Bu yüzden filmin insanlararası ilişkileri gözden kaçırmadığını, aksine bu ilişkileri doğrudan ilişkilerle sınırlamaktansa genel olarak iktidar ilişkileri olarak ele almak istediği için platform üzerindeki eylemler vasıtasıyla yansıttığını düşünmekteyim.

Koyunbakan’ın ikinci eleştirisi ise şu şekilde ifade edilmiş: “altta olanın bir ay sonra kendisini çok yukarıda bulma ihtimali bu eşitsiz yapının toplumsal bir ilişkiyle sürdürülmediği anlamına geliyor.” Burada da ben filmin sistemin sürekliliğinde toplumsal ilişkileri dışlamadığını, aksine mahkumların sürekli yerini değiştirme yoluna giderek sorumluluğu mahkumların tamamına yüklediğini gösterdiğini düşünmekteyim. Ana karakter Goreng bunu çok iyi ifade eder hücre arkadaşı Trimagasi’ye sistemi veya yukarıdakileri değil onu sorumlu tuttuğunu söylediğinde. El Hoyo sistemin sürdürülmesinin sorumluluğunu hepimizin üstüne bindirmektedir. Bunu yaparken eylemlerimizin yukarıdakilerin uyguladığı iktidar tarafından koşullandırıldığını gösterir ama bir yandan biz de aşağıdakilerin eylemlerini koşullandırmaktayız. Bu şartlar altında aşağıdakine yönelik söz üretmek anlamsızdır çünkü platform üzerindeki eylemlerimizle iktidarımızı kullanarak aşağıdakinin eylemlerini zaten şekillendirme imkanımız vardır, ne yazık ki bu imkanımız yukarıdakilerin iktidarınca sınırlandırılır. Tam da bu yüzden yapabileceğimiz tek şey, vicdanına seslenerek veya tehdit ederek ama bir biçimde, en yukarıdakini ikna etmeyi başarmaktır.

Her ne kadar Monos ve El Hoyo siyasi olarak çok farklı konumlarda olsalar da iki film de sözün dönüştürücü gücünü küçümsemektedir. İki film de, çok farklı biçimlerde olsa da, sisteme ya da yönetenlere değil, yönetilenlere yönelik bir güvensizliğin dışavurumu olarak okunabilir. Monos bunu ötekini gayrıinsanileştirerek, hayvanlaştırarak, ötekinin yaşamını değersizleştirerek ve onu bir korku unsuru olarak inşa ederek yapar. El Hoyo ise ötekinin bilincinin maddi koşullar tarafından belirlendiğini bu koşulları değiştirmeden ötekinin bilincini değiştirmenin imkansız olduğunu, koşulları da yalnızca en tepedekilerin değiştirebileceğini iddia ederek yalnızca en yukarı yönelen sözün meşruluğunu muhafaza eder, geri kalan her türlü sözü ise anlamsız kılar. Aşağıdakiyle konuşmak gereksizdir, yukarıdaki de zaten seni dinlemeyecektir. Ama en yukarıdakine bir şekilde ulaşabilirsen o iradesini tüm aşağıdakilere dayatmak yoluyla maddi koşulları değiştirebilir.

İki film de bir biçimde neoliberalizmin Thatcher tarafından meşrulaştırılmış sloganını akla getirmektedir: Alternatif yoktur (There is no alternative). El Hoyo, her ne kadar muhalif bir yapım olsa da, sistemin bir alternatifi olabileceğini düşünmez. Haliyle olası değişiklikleri sistemin içinde kalarak kurgular. Sistemin topyekün ortadan kalktığı, katların ve platformun varolmadığı bir dünyayı gündemine bile almaz. Monos bu konuda bu kadar derinlikli değildir ama onu izlerken de sistemin bir alternatifi olmadığı hissine kapılırız. Her iki filmin de üstüne konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Monos aşırı sağın duygu dünyasını olanca netliğiyle ortaya koyduğu için önemli, El Hoyo ise solun git gide daha da içine düştüğü karamsarlığı ve umutsuzluğu yüzümüze vurduğu için.

Not 
Sezai Koyunbakan'ın bahsi geçen eleştirisi şu videoda izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=n3vbVnDHnx4

Zapatista ayaklanmasının 30. yıl dönümü kutlamalarından izlenimler

1 Ocak 2024, Zapatista ayaklanmasının otuzuncu yıl dönümüydü. ABD, Kanada ve Meksika arasındaki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın ...