13 Eylül 2021 Pazartesi

Muhalefetin Temel Eksiğini Gidermek


Türkiye’de muhalefetin temel bir eksiği olduğu, bu eksiğin giderilmesi yolunda bir an önce çalışmalara başlanması gerektiği kanısındayım. Eksik olan şey gelecek vizyonudur, geleceğe yönelik bir anlatı inşasıdır. Birçok muhalif aktör siyasal söylemini sürekli olarak “geçmişe dönüş” anlatıları üzerinden kurmaktadır. AKP öncesi dönem olan 90’ları, darbe öncesi dönem olan 70’leri, cumhuriyetin ilk yıllarını, Osmanlı’nın son dönemini veya Osmanlı’nın daha şaşaalı dönemlerini örnek olarak gösteren, bu türden spesifik geçmiş dönemleri güzelleyerek ülkenin kurtuluşunu bu dönemlere dönüşte bulan çok sayıda muhalif siyasal aktör mevcut. Son dönemde bunlara çareyi AKP’nin ilk dönemine dönüşte bulan yeni muhalif siyasal aktörler de eklendi. Burada anlatılan dönemlerin birçok insan ve topluluk tarafından çok olumsuz biçimde hatırlandığını biliyoruz. Kürtlerin, Alevilerin, komünistlerin, LGBTİ toplulukların, İslamcıların, gayrimüslim toplulukların bu dönemlerin bazılarını (veya tamamını) çok kötü hatırladıklarını biliyoruz. Bu dönemlerde verilen yargı kararlarına, basın özgürlüğü ve akademik özgürlükler meselesine, devlet baskısına, siyasal şiddet olaylarına, ekonomik sömürüye ve toplumsal eşitsizlik örneklerine baktığımızda bu dönemlere dönüşün gerçekten de bugün kitleleri heyecanlandıracak bir vaat olamayacağını görebiliriz. Bu türden bir geçmişe dönüş vizyonunun şehirli orta ve üst sınıf içinde çok sınırlı bir grup hariç tutulursa pek alıcısı olmadığı görülebilir. Peki, muhalefet bunu bilmiyor mu? Gayet iyi bildikleri kanısındayım. 

Madem muhalefet bunu biliyor, neden ısrarla geçmişi ön plana çıkaran anlatılara sarılıyor. Bunun sebebi bugün muhalefetin bir gelecek vizyonu oluşturmaktan çok uzak olmasıdır. Yani, muhalif aktörler geleceğe yönelik bir anlatı inşa etmekte başarısız oldukları için sürekli geçmişe dönmektedir. Halbuki Erdoğan’a baktığımızda, onun geçmişi övmekle birlikte geriye dönüş vaat etmediğini, sürekli olarak geleceğe yönelik bir anlatı kurduğunu görebiliriz. AKP’nin gelecek tasavvuru genel hatları belirlenmiş, çok somut olmasa da görece somut bir vizyona dayalıdır. Nasıl bir gelecek anlatısından söz ediyoruz? Muhafazakâr Sünni Türklerin başat unsur olduğu, diğer Sünnilere de az da olsa yer açılan bir gelecek anlatısından. Yargı, akademi, medya, bürokrasi gibi tüm alanların Sünni İslam anlayışıyla olabildiğince çelişmeyecek biçimde düzenleneceği, ama bir yandan da neoliberalleşmenin tamamlanmasıyla sermayenin istediği gibi at koşturabileceği bir gelecek. İçeride otoriter devlet anlayışına, tek adam yönetimi altında birleşmiş bir tür organik toplum oluşturulmasına dayanan, “devletin bekasını” ilgilendiren alanlarda muhalefete asla tahammül edilmeyecek bir gelecek. Dış politikada komşuları üstünde hakimiyet kurmuş, bölgesel güç ve İslam dünyası lideri olmayı başarmış, küresel sermayeye de entegre olabilmiş bir gelecek. Böylesi bir geleceğin arzulanır olup olmaması dışında mümkün olup olmadığı da tartışmalı. Kendi içinde çelişkiler barıındıran bir vizyon bu. Ama somut bir vizyon. Ve iktidarın anlatısı bu geleceğe her geçen gün daha da yaklaşıldığı yönünde. Yani, akademisyen ihraçlarından başkanlık sisteminin getirilmesine, Ayasofya’nın cami yapılmasından Suriye’ye siyasal ve askeri müdahaleye her şey bu anlatının içerisine yerleştirilebiliyor. Her türlü başarısızlık da bu anlatıdan doğru küresel güçlerin bu vizyonu bozmak için gerçekleştirdikleri sabotaj girişimleri olarak açıklanıyor. Erdoğan bugün tek adam yönetimini inşa edebildiyse burada bu anlatının rolü çok büyüktür.

Muhalefetin başarılı olabilmek için bir gelecek anlatısına ihtiyacı var. 2017 referandumunun, 15 Temmuz’un, 1980 darbesinin veya 1938’in öncesine dönüş vaatleriyle iktidar söylemine karşı mücadele edilemez. Somut bir gelecek vizyonu oluşturmak gerekir. Muhalefet ise bugün ya geçmiş güzellemeleri yapmakta ya da iktidarın çeşitli hamlelerine tepki göstermektedir. Yani aktif değil pasif bir konumdadır. Selahattin Demirtaş’ın kısa süre içerisinde popülerleşmesinde gelecek vizyonu meselesinin önemi çok büyüktür. Demirtaş anlatısını “geçmişe dönüş” üzerine kurmayan, gelecek tasavvuru olan bir siyasal liderdi. Her ne kadar HDP’ye ve Kürt siyasal hareketine çok mesafeli olan topluluklara hitap edemese de, hitap edebildiği topluluklara alternatif bir gelecek vaat edebilmekteydi. Hapse atılmış olmasaydı bu özelliği sayesinde her geçen gün daha da popülerleşmesi ihtimal dahilindeydi.

Türkiye toplumunun (eğer böyle bir şeyden söz etmek hâlâ mümkünse) büyük çoğunluğunun geçmişe dönmek istemediği açık. Bu geçmiş 2010 yılı da olsa, 1999 da olsa, 1979 veya 1925 de olsa bu durum değişmiyor. Bir an önce geleceğe yönelik bir anlatı ve bu anlatıya eşlik edecek somut bir plan oluşturulmazsa muhalefetin parçalanması olasıdır. AKP’nin ilk dönemine dönmek isteyen muhalefetle cumhuriyetin ilk dönemine dönmek isteyen muhalefet, 90’lara dönmek isteyen muhalefetle 90’ları tüyleri diken diken olarak hatırlayan muhalefet, Osmanlı’ya dönmek isteyen muhalefetle Osmanlı’dan nefret eden muhalefet birlikte hareket etmekte büyük güçlük çekecektir. Halbuki muhalefetin büyük çoğunluğunun kabul edebileceği, demokratik ve laik bir ülke inşasına dayalı bir gelecek anlatısı kurmak mümkündür. Özellikle ana akım muhalefet bir an önce ortak vizyon meselesine odaklanmazsa oy hesapları yapmaya harcadığı bütün enerji boşa çıkacaktır. Ülkenin tüm vatandaşlarının insan onuruna yaraşır biçimde yaşayabilecekleri bir gelecek inşa edilebilir. İktidarı değiştirmenin yolu böyle bir gelecek vizyonuna sahip olmaktan geçer, X veya Y bireyini başkan adayı yapmaktan değil.

22 Mart 2021 Pazartesi

Eski Yazılar: Boabdil


Bu yazıyı Granada'da yaşadığım dönemde yazmışım, tarihi 5 Şubat 2017 diye not düşmüşüm. El Hamra Sarayı'na çok yakın oturduğum için canım sıkıldıkça evden çıkıp Saray'ın etrafında bir tur atardım. Bu yazıyı da o turların birinin dönüşünde karalamıştım. O ara Facebook hesabımdan da paylaşmıştım. Baktım yine aylardır bloga hiçbir şey koymamışım, bari bu yazıyı paylaşayım dedim.

Boabdil

Ne zaman Elhamra'nın bahçelerinde dolaşsam aklıma Boabdil gelir. Boabdil, Gırnata Emirliği'nin son hükümdarı. Elhamra'nın anahtarını İsabel ile Ferdinand'a teslim eden adam. Hakkında bir dolu rivayet vardır, çoğu gurur kırıcı. Şahitler anahtarı teslim ettikten sonra eğilip İspanya Kralı'nın elini öptüğünü yazmıştır mesela. Fas'a gitmiş sonra. Bir kralı düşünüp hüzünlenmek biraz saçma bir şey ama ben hep hüzünlenirim Boabdil'i düşününce. Gırnata'yı teslim ettikten sonra kırk yıl daha yaşamış. Kim bilir ne imaları duymazdan gelmiştir, ne sırıtmaları görmemiş gibi yapmıştır. Kaç kere odasında oturup çocuk gibi ağlamış bile olabilir.

Buralarda Boabdil'i çok severler. Elhamra'yı olaysız biçimde teslim ederek yıkılmasını önlemiştir sonuçta. Böylelikle ben evde bunaldığımda çıkıp Elhamra'nın bahçelerinde dolaşabilirim. Boabdil sayesinde yani. Her seferinde adamın aklıma gelmesi boşuna değil. Surların etrafında bir tur atarım Boabdil sayesinde, benim gibi bir sürü insanı görürüm. Köpeğini gezdiren hippiler görürüm, bir zamanlar Boabdil'in halkının yaşadığı Albayzin'de yaşarlar. Köpeklerini gezdirmeye Elhamra'nın bahçelerine getirebilmeleri Boabdil sayesinde. Bazen köpek surların dibine sıçar bir de güzelce, o da Boabdil sayesinde. Hippilerin, köpeklerinin bokunu toplama adeti yoktur, sıçıldığı gibi kalır orada, belki birkaç saat sonra turistin biri üstüne basar da okkalı bir küfür savurur kendi dilinde. Kısmen Boabdil sayesinde. Çingeneler bir şeyler satmaya çalışır kalenin iç yollarında, turistler de onları görmezden gelir genelde. Boabdil sayesinde olur bütün bunlar. Kalenin çeşitli yerlerinde her gün binlerce turist selfie çeker. Boabdil sayesinde. Bilge bir hükümdarmış, insanlarını ve kentini korumak için şehrin anahtarını teslim edip gitmiş. Sayesinde 14 euro gibi makul bir ücret karşılığında Elhamra'yı ziyaret edebilirsiniz. Sarayın neredeyse her köşesinde fotoğraf çekebilirsiniz. Bahçeyi gezmek ücretsizdir, istediğinizde köpeğinizi alıp gelebilirsiniz. Ben de sık sık giderim. Hep Boabdil sayesinde. O yüzden de buralarda Boabdil'i severler, ismini barlara falan verirler. O barlarda Alhambra biranızı içebilirsiniz, buranın en meşhur birasıdır. Hep Boabdil sayesinde işte.

Boabdil yalnızca kenti değil insanlarını da kurtarmıştır bir süreliğine. Sonra bir kısmı ölmüş, bir kısmı Fas'a kaçmış Boabdil'in yaptığı gibi, bazıları da Hıristiyan olup bir biçimde yaşamlarına devam etmişler. Yüzyıllar sonra, Franco da ölünce, zamanında Fas'a gidenlerin torunlarının torunlarının torunları buraya dönmüşler. Kilim falan satarlar sokakta, turistik eşya dükkânlarının çoğu da onlarındır, bu dükkânlarda genelde Arapça müzik çalar. Hep Boabdil sayesinde tabii. İyilerdir genelde, kendi mahalleleri vardır oralarda yaşarlar.

Bizim Genç'te bir kale vardır, kalenin orada olduğunu bilmezseniz fark etmeniz biraz güç olur. Geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Öyle durup boşluğa bakar, bir zamanlar burada nasıl ihtişamlı bir yapının durduğunu hayâl etmeye çalışırsınız. İlginçtir, orada hiç hüzünlenmedim ben mesela. Ama işte önünde selfie çekecek surlar falan kalmamıştır. Bir Boabdil yokmuş demek. Bak Elhamra'ya, ne güzel restore etmişler. Bir sürü turist rehberi falan da var. Restorasyonları yaptıran Boabdil değildir ama yine de kısmen onun sayesinde bence. Tahta çıktığında 22 yaşındaymış, bugün sayesinde bir sürü hediyelik eşya satın alabiliyoruz. Ben hiç almadım gerçi ama alan alıyor yani.

Boabdil'i düşününce hüzünlenmem boşuna değil. Üstünden 500 yıl geçmiş, hâlâ unutmadı kimse adını. 12. Muhammed'dir aslında. 1. Muhammed Gırnata Emirliği'ni kurmuş, pek bilen yoktur. Ondan sonraki on Muhammed'i kimse hatırlamaz bile. Bu 12.'yi bir türlü rahat bırakmadık ama. Adamın yaşarken kırk yıl çektiği yetmemiş gibi öldükten sonra da kurtulamadı bizden. Halbuki 2014 yılında 2,4 milyon turist ziyaret etmiş Elhamra'yı. Hepsi Boabdil'in sayesinde, bırakın da dinlensin artık. Bırakalım da dinlensin.

18 Ağustos 2020 Salı

Gündem Değiştiriyorlar


Malumunuz Türkiye’de siyasal iktidarın çeşitli politik ve/veya ekonomik hamleleri ve demeçleri “gündem değiştirmek” amacıyla açıklanır. Böylelikle hepimiz rahatlarız zira büyük oyunu görmüşüzdür, mevz-u bahis hamleleri ve demeçleri yok sayarak bu büyük oyunu bozmamız da mümkün olduğuna göre başkaca bir şey yapmamıza gerek kalmamış demektir. Türkiye’deki yaygınlığına bakarak bu “gündemi değiştiriyorlar” iddiasının küresel bir olgu olduğu düşünülebilir lakin böylesi bir çıkarım hatalı olacaktır. Örneğin, 3 yıldır ikamet ettiğim Kolombiya’da ben bu “gündem değiştiriyorlar” iddiasını bir kez bile duymadım. Burada temas halinde olduğum çoğu insanın siyasal olarak muhalif çevrelerde konumlandığını, birçoğunun muhalif siyasal oluşumlarla organik bağlara sahip olduğunu düşünürsek sanıyorum en azından Bogota’da muhalefetin gündemine iyi kötü hakim olduğumu iddia edebilirim. Bu “gündem değiştiriyorlar” lafını ise bırakın tanıdığım birinden duymayı bir Twitter yorumunda dahi görmedim. Her ne kadar siyasal aktörlerine Kolombiya ile kıyaslanacak ölçüde aşina olmasam da Kolombiya’ya yerleşmeden önce 1 yıl yaşadığım İspanya’da da “gündem değiştirme” iddiasıyla hiç karşılaşmamıştım. Siyasal gelişmelerini olabildiğince yakından takip etmeye gayret gösterdiğim Meksika ve ABD bağlamlarında da “gündem değiştirme” bahsine rastladığımı hatırlamıyorum, en azından sıklıkla gidip geldiğim Meksika örneğinde böyle bir iddianın muhalif siyasal aktörlerce benimsenmesinin söz konusu olmadığını söyleyebilirim. Demek ki Türkiye’deki muhalif siyasal aktörler, özellikle de entelektüellik veya aydınlık iddiası olanlar, dünyadaki çoğu muhalif hareketin çözemediği bir şeyi çözmüşler, iktidarın gayelerini kavramışlar ve bu şekilde iktidarı boşa düşürmenin yolunu da bulmuşlar. Amaç gündem değiştirmekse sen de gözlerini kapatır, kulaklarını tıkar, ıslık çalarak hiçbir şey değişmiyormuş gibi davranırsın. Türkiye muhalefetinin kayda değer bir kısmı da sıklıkla iktidarın siyasal hamlelerine bu şekilde cevap veriyor zaten. O yüzden buna dair bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. 

Öncelikle şunu açıkça söyleyim. Türkiye gibi göreli özerkliğe sahip olan söz söyleyebilecek kurumların ya ortadan kaldırıldığı ya da savunma pozisyonuna çekilmeye zorlandığı, muhalefetin eyleme gücünü büyük ölçüde yitirdiği ve ancak hükümetin eylemlerine yanıt verecek bir konuma itildiği, üstüne medyanın neredeyse tamamen tektipleştirildiği bir ülkede siyasal iktidarın gündem değiştirme ihtiyacı yoktur. Yoktur, çünkü ülkenin eyleyebilen tek siyasal aktörü olarak zaten gündemi kendisi belirlemekte, basın üzerindeki hakimiyeti yoluyla da bu gündemi şekillendirmektedir. Yani iktidar ne yaparsa siyasal gündemimiz de o olmaktadır. Bu durumda iktidarın gündem değiştirmek için özel olarak bir şey yapmasına, mesela Ayasofya’yı cami yapmasına gerek yoktur. Ne yaparsa yapsın zaten gündemi belirlemiş olacaktır.

Bu yazıyı yazmaya Ece Temelkuran’ın Gazete Duvar’ın İngilizce sitesinde yayınlanan bir yazısını okuduktan sonra karar verdim.1 Yazının orijinali 18 Temmuz 2020 tarihinde Fransızca olarak yayınlanmış.2 Ben Fransızca bilmem, o yüzden metni İngilizce çevirisinden okuyorum. Buna göre, Erdoğan Ayasofya’yı sıklıkla dikkat dağıtmak için, yani gündem değiştirmek için kullanıyor (metinde “political distraction” olarak ifade edilmiş). Sayın Temelkuran’a göre, herkes müze meselesiyle meşgulken mühim birçok mesele görünmez hâle gelmiş. Neymiş peki bu mühim meseleler: Güney Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama meselesi ve bununla ilişkili olarak Yunanistan ile yaşanan gerginlik, çoklu baro değişikliği, yıllardır hukuksuz biçimde cezaevinde tutulan siyasi mahkûmlar (şu gündemi değiştirip durmasalar Demirtaş’ı da, Yüksekdağ’ı da, Kavala’yı da kurtaracağız cezaevinden, bütün memleketin derdi o ama gündem değişiyor işte sürekli, bir tek tutukluluğun devamı kararı verildiğinde değişmiyor o gündem ne hikmetse), ve tabii ki ekonomik kriz. Temelkuran bu gündem değiştirme meselesini iç gündemle sınırlı tutmuyor, uluslararası gündemin de bu şekilde değiştirildiğini söylüyor. Bu büyük “gündem değiştirme” stratejisinden haberi olmayan entelektüellere de bu şekilde büyük resmi göstermiş oluyor, büyük oyunu bozmayı da öğretecek kısmetse (görmezden gelmek, hiçbir şey yapmamak, sabah akşam ekonomik kriz konuşmak). Bekleyeceğiz yani. 

“Gündemi değiştiriyorlar” iddiasının kaynağını ben entelektüel tembellikte buluyorum. “Gündem değiştiriyorlar yeğenim” deyip geçmek kolay iş sonuçta. Öbür türlü siyasal eylemin veya demecin olası saiklerini, sonuçlarını, buna yol açan olguları, bunu şekillendiren iktidar dengelerini vs. analiz etmek gerekecek. İktidarın bu eyleminin ne gibi siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal hedeflere ulaşmak yönünde atılmış bir adım olduğunu, hatta bilakis kendisinin ne türlü bir hedef olduğunu değerlendirmek icap edecek. Erdoğan hükümetinin Ayasofya’yı cami statüsüne almasının mümkün tek sebebi olarak gündem değiştirme ihtiyacını görüyorsanız sizin sözünüzün basında yer almaması gerekiyor. Yani şu haberi gördükten sonra “Yahu böyle bir şey nasıl olabilir” diye şaşıran, “bunu neden yaptılar” diye kara kara düşünen, en son başka hiçbir şey bulamayınca “gündem değiştiriyorlar herhalde” diyerek teslim bayrağını çeken var mı gerçekten? “Gündem değiştiriyorlar” çığlığı vasatlığın çığlığıdır. Kendisinin katkı sunamayacağı tartışmaların açılacağını gören bireyin bu tartışmaları henüz açılmadan kapatmak için ortaya attığı bir iddiadır. Hiçbir işe de yaramaz, tek işlevi muhalefeti pasifize etmek, “bırakınız yapsınlar” noktasına getirmektir.

Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi, hele Lozan’a yapılan göndermelerle birlikte ele alındığında, siyasal iktidar için salt başka hedeflere ulaşma yolunda kullanılan bir basamak değildir. Hiç kuşkusuz böyle bir işlevi de vardır. Cumhur İttifakı’nın seçmenine yönelik bir söylem geliştiren CHP üyesi sağcı siyasetçileri, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu, zor duruma düşürebilecek bir hamledir. Yeni kurulan sağcı partileri (Deva ve Gelecek partileri) köşeye sıkıştırabilecek bir hamledir. Cumhur İttifakı seçmeninin büyük kısmının anlam dünyasında önemli bir yeri olan böylesi bir hamleyi gerçekleştirerek muhalif sağ siyasetler köşeye sıkıştırılmıştır, ne yapsalar zararlı çıkacakları bir konuma sürüklenmişlerdir. Bunun yanısıra anladığım kadarıyla Ayasofya’nın statü değişikliğinin İstanbul Belediyesi’ni doğrudan ilgilendirecek ekonomik sonuçları da vardır, İmamoğlu’nu sıkıştırmak konusunda böyle bir işlevi de yerine getirmiştir. II. Mehmed’in tablosunu satın almak yoluyla İmamoğlu’nun attığı adıma orantısız bir cevap gelmiştir böylelikle. Uluslararası siyaset arenasında da bu hamlenin özellikle Yunanistan ile yarattığı ekstra gerginliğin Erdoğan hükümetine çıkar sağlayacağı varsayılabilir. İşin İslam dünyasında prestij kazanma boyutuna dair bir umut varsa eğer boşa çıkmış demektir zira İslam ülkeleri olarak adlandırdığımız ülkelerin hükümetleri Ayasofya’nın statü değişikliği meselesini pek umursamadılar. Meselenin tüm bu boyutlarının hesaba katılmış olması mümkündür ama esasen Ayasofya’nın statü değişikliği kendi başına bir hedef olarak okunabilir. 2002’den bu yana izlenen çeşitli politikalar sonucu ulaşılabilmiş bir hedeftir. İslamcılar içinde bir grup için ulaşılması güç bir siyasal hedef bugün gerçekleştirilmiştir. Bu gidişle bu gelişmeyi çeşitli başka siyasal hedeflerin gerçekleştirilmesinin izleyeceği öngörülebilir. 

Türkiye’de rejim 2015’te fiili olarak, 2017’de ise resmi olarak değiştirildi. Gündem değiştirme girişimlerini boşa çıkarmayı çok seven muhalif entelektüellerimiz sağolsun bu süreçte gündemimizi olabildiğince değiştirmemeyi başardık. Şu an Türkiye’nin hiçbir biçimde demokrasi sayılmadığı, otokrasi olarak adlandırıldığı bir dönemdeyiz. Democracy Index’in Ocak 2020’de yayınladığı 2019 raporuna3 göre Türkiye demokrasisi 10 üzerinden 4-5 aralığında (listede puanı Türkiye’nin hemen üstünde yer alan, yani demokrasi anlamında Türkiye’den görece iyi durumda oldukları tespit edilmiş 10 ülke şunlar: Nijerya, Pakistan, Gambiya, Lübnan, Haiti, Bolivya, Sierra Leone, Bosna Hersek, Kırgızistan, Mali), nicel veriye dayalı siyaset bilimi çalışmalarında sıklıkla başvurulan Polity Data Series’in 2018 raporunda4 ise Türkiye’nin puanı 10 ile -10 arasında -4 olarak verilmiştir (puanı -1, -2 ve -3 olan yani demokrasi olmaya Türkiye’den daha yakın olduğu iddia edilen ülkelerin listesi şu şekilde: Uganda, Burundi, Afganistan [-1]; Togo, Singapur, Moritanya, Çad, Angola [-2]; Venezuela, Tayland, Tacikistan, Ruanda, Ürdün, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Komorlar [-3]). Neyse ki Türkiye’de iktidar demokratik kurumları ortadan kaldırabilmesine, yargı bağımsızlığına son verebilmesine, meclisi tamamen işlevsizleştirebilmesine ve basın-yayın özgürlüğünün kökünü kazıyabilmesine rağmen asıl amacına ulaşamadı: gündem değiştirmek. Sağolsunlar büyük aydınlarımız buna izin vermediler, o gündem değişmedi. Helal olsun. 

Gündemi iktidarın belirlemesinden rahatsız olan ve bu durumu değiştirebilmek isteyen siyasal aktörlerin yapabilecekleri tek şey var: eylem. Ancak eylemek yoluyla siyasal iktidarın gündem belirleme tekeli ortadan kaldırılabilir. Eyleyen hükümetse gündemi de onlar belirler, sizin de eyleyecek gücünüz kaldıysa siz de gündem belirleyebilirsiniz. Meselenin özü budur. İktidarın cüretkâr siyasal hamlelerini görmezden gelerek büyük oyunu bozma stratejisinin 2020 itibariyle hiçbir işe yaramadığı ortada. Onun yerine gündemi siz belirlemeyi deneyin. Örnek isterseniz vereyim: Barış İçin Akademisyenler bildirisi.5 Bu bildiri gündemi değiştirdi, öyle bir değiştirdi ki en yandaşından bütün basın günlerce, aylarca bunu konuştu. Ne yazık ki imzacı akademisyenler bu eylemlerinin bedelini hâlâ ödüyorlar. Başka örnek mi istersiniz: Gezi. Herkes aylarca Gezi’yi konuşmadı mı? Alın size gündem belirlemek. Gündemi "Geziciler" değiştirdi. Bunun da bedeli hâlâ ödeniyor çünkü Türkiye gibi bir ülkede iktidarın gündem belirleme tekeline çomak sokmanın bedeli ağırdır. Ama yapılabilir. İşte bugün Belarus’ta gündemi muhalefet belirliyor. “Black Lives Matter” hareketi dünyanın birçok ülkesinde eşzamanlı olarak gündemi belirledi, “Occupy Wall Street” hareketi de aynısını başarmıştı. Eğer gündem değişikliği karşısında etkili olan yöntem “görmezden gelmek, yokmuş gibi yapmak, havaya bakıp ıslık çalmak” olsaydı hiç merak etmeyin iktidarlar da aynısını yapardı. Gezi Parkı’ndaki eylem yok mu sayıldı, görmezden mi gelindi. Barış Bildirisi yokmuş gibi mi davranıldı? Eğer doğru taktik bu olsaydı iktidar da bunu yapardı, verirdi havuz medyasına bir emir kimse Barış İçin Akademisyenler’e dair tek kelime etmezdi. Aksine, çarşaf çarşaf isim listeleri yayınlandı yandaş medyada. Gezi Parkı sırasında iktidar görmezden gelme stratejisini bir dönem penguen belgeselleri yoluyla denedi, rezil olmaktan başka eline bir şey geçmediğini gördü, stratejisini değiştirdi. İktidarın Gezi sırasında 2-3 haftada öğrendiğini muhalefetin birçok unsurunun yıllardır öğrenememiş olması akıl mantık alır bir iş değil.

Toparlayarak bitireyim. İktidar gündemi değiştirmiyor, belirliyor. Bunu da çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel hedeflere ulaşma yolunda gerçekleştirdiği eylemler ile başarıyor. Bu eylemleri, eylemlerin gerekçelerini ve olası sonuçlarını konuşmaktan kaçınmak, onun yerine başka şeyler konuşmak siyasal iktidarı daha pervasız eylemlere girişmeye teşvik etmek dışında bir işe yaramaz. Gündem eyleyerek belirleniyorsa muhalefetin ihtiyacı olan da eylemdir. “Ekonomik kriz konuşulmasın diye yapıyorlar” diyen krizin analizini yapacaksa buyursun yapsın. Yoksa kalabalık etmesin, konuya dair söyleyecek sözü olanları dinleyip onlardan öğrenmeye çalışsın.

Notlar 
3. Democracy Index'in Wikipedia sayfasında bu veriler mevcut: https://en.wikipedia.org/wiki/Democracy_Index
4. Polity Data Series'in Wikipedia sayfasında bu veriler mevcut: https://en.wikipedia.org/wiki/Polity_data_series

16 Temmuz 2020 Perşembe

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi ve Makale Olmayan Makaleler


Bir konu üzerine çalışırken o konuyla ilgili olarak Türkiye’de son yıllarda ne gibi akademik çalışmalar yapıldığına da genellikle bakarım. Ne yazık ki bu şekilde karşıma çıkan makalelerin ciddi bir kısmı açık bir biçimde akademik makale olmanın temel şartlarını yerine getirmemekte. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde 2019 yılında yayınlanmış bir makaleyi hızlıca incelemek suretiyle akademik makale olmanın şartlarını yerini getirmemek derken neyi kastettiğimi göstermeye çalışacağım.

Makale Prof. Dr. Zehra Aslan’a ait (makaleyi yazdığı sırada doçentmiş). “Türkiye-Rusya İlişkilerinin Yerel Komuoyuna Yansımasına Bir Örnek: Trabzon Basınında Sovyet Rusya ve Komünizm Algısı (1945-1960)”1 isimli bu makale bir doçent tarafından (makalenin yayınlandığı yıl profesör de olmuş) Türkiye’nin siyaset bilimi alanında en iyi dergilerinden biri olarak kabul edilen Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde yaklaşık 6 ay önce yayınlanmış. Bu metin bir lisans öğrencisi tarafından ödev olarak hazırlanmış olsaydı dahi başarısız bir ödev olurdu, ödevi hazırlayan öğrenci ise büyük ihtimalle dersten kalırdı. Bu kısa yazıda bunun gerekçelerini açıklayacağım.

Akademik metinler ya teorik tartışmalara odaklanırlar ya da ampirik veri ağırlıklı olurlar. Bunların dışında bir düşünürü veya bir kavramı merkezine alan, o düşünür veya kavram çerçevesinde dönen tartışmalara katkı sunan metinler de akademik olarak kıymetlidir. Bir de bazı dergilerin kabul ettiği literatür taraması ve kitap eleştirisi türünden akademik metinler vardır. Aslan’ın makalesi “araştırma makalesi” olarak geçiyor ama bir araştırma makalesinde olması gereken hiçbir şey bu metinde yok. Sırayla gidelim.

1) Metinde bir literatür taraması bölümü olmadığı gibi kaynakçada 8 adet akademik metin var. Bunlardan biri Aslan’ın 2016 tarihli bir makalesi. Kalan metinlerden biri 2016, diğeri ise 2011 tarihli. Bunlar dışında 2010 sonrasından bir metin yok.  Bu yedi metnin ikisinin basılmamış yüksek lisans tezleri olduğunu da belirtelim. 2019 yılında yayınlanmış bir makalede 2010 sonrasından yalnızca 3 metne atıf yapılması, kaynakçanın ise 8 metinden oluşması ilginç bir durum. Kaynakçasında çok az sayıda akademik metin olan bir makale iyi bir makale olabilir, tabii ki bir akademik makalenin diğer şartlarını yerine getirdiği takdirde. Aslan’ın makalesi bu şartların hiçbirini yerine getirmiyor, bunlara diğer maddelerde değineceğim. Şimdilik makalenin literatür taraması içermediğini, kaynakçasının çok zayıf olduğunu, konuya dair güncel tartışmalara (hatta güncel olmayan tartışmalara da) değinmediğini belirtelim.

2) Metnin bir teori bölümü yok. Bununla makalede ayrı bir teori başlığı olmadığını söylemeye çalışmıyorum, metinde teorik herhangi bir ibare yok. Kavramlardan ne anlaşıldığına dair hiçbir şey yok, hiçbir teoriye hiçbir atıf yok. Yani bir akademik makalenin teorik bir yenilik içermesi beklenirken, bu metinde yenisini eskisini geçelim teorik hiçbir ibare yok. Örneğin, yazar “kamuoyu algısı” diyor ama kamuoyu nedir, kamuoyu algısı nedir gibi sorulara dair hiçbir ibare yok metinde. Yukarıda değindiğimiz kaynakçada bulunan 8 eserin arasında medyayla veya kamuoyuyla ilgili bir metin bulunmuyor. Ampirik veriye dayalı makalelerin teorik kısmı zayıf olabilir ama zayıf da olsa bir takım kuramsal tartışmalara değinilmesi ve temel kavramların açıklanması beklenir. Bu da yok. Peki, ampirik olarak ne var?

3) Metinde metodoloji kısmı da yok. Yani metin metodolojiye, araştırma yöntemine dair hiçbir şey söylemiyor. Seçilen gazetelerin neden seçildiği belli değil, haberlerin ne şekilde tarandığı, seçilen haberlerin hangi kriterlere göre seçildiği belli değil. Seçilen haberlerin sayısı dahi belli değil, veri hiçbir biçimde sistematize edilmemiş. Yani kaç sayıda haber seçildi, hangi kriterlere göre seçildi, ne şekilde analiz edildi, hiçbirini bilmiyoruz. Çalışmanın literatür taraması ve teorik temeli olmadığı gibi herhangi bir metodolojisi de bulunmamakta. Yapılan şey söylem analizi gibi görünüyor ama metinde bu ibare geçmiyor. Yönteme dair herhangi başka bir ibare de geçmiyor.

4) Peki öyleyse bu metinde ne var? Yazar bir giriş kısmından sonra gazete haberlerine geçiyor. Neye göre seçildiği belli olmayan haberlerden üst üste alıntılar yapıyor, doğrudan alıntı yapmadığı yerlerde haberi kendi cümleleriyle özetliyor, ara sıra da bu haberlere dair görüş bildiriyor. Bu kadar. Bu bir “araştırma makalesi” değildir. Akademik bir metin bile değildir. Literatür taraması yapmadan, mevcut literatürle diyalog kurmadan, kullanılan kavramları açıklamadan, kuramsal tartışmalara atıf yapmadan, verinin ne şekilde toplandığını/hangi kriterlere göre sınırlandırıldığını/ne şekilde analiz edildiğini belirtmeden makale yazılmaz.

Türkiye’de akademinin büyük baskı altında olduğu açık, bu şartlar altında akademik çalışmalara yeterli özenin gösterilmediği de anlaşılıyor. Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki kendisine ve kendi yaptığı işi saygı duymayan bir kişi veya kurum dışarıdan da saygı görmeyecektir. Üniversitelere layık görülen aşağılayıcı muamelede hiç kuşkusuz üniversitelerin bir kurum olarak özsaygılarını yitirmiş olmalarının ve yetkili rektörlerinin, dekanlarının ve bir dönem popüler bir mevki olan dekan temsilcilerinin her türlü siyasi baskıya ve her türlü piyasa baskısına hiçbir direniş göstermeden boyun eğmiş olmalarının rolü büyüktür. Fakat yine hatırlatmak isterim ki eğer siz yaptığınız işe saygı göstermez, bu işi elinizden gelen en iyi biçimde yapmaya çalışmazsanız, idarecilerin size layık gördüğü muameleye de dişe dokunur bir itiraz geliştiremezsiniz. Eğer üniversitede gerçekleşen akademik faaliyetler iş olsun diye yapılacak, göstermelik boş işlerse akademik özgürlük talebinin de bir anlamı olmaz.

Bu türden bir yazının Ankara Üniversitesi SBF Dergisi’nde araştırma makalesi olarak yayınlanmış olması çok üzücüdür. Umarım böyle bir durum gelecekte tekrarlanmaz, zira eğer Siyasal bu türden metinlerin akademik çalışmadan sayıldığı bir fakülte haline geldiyse, bu saatten sonra fakülte üzerinde herhangi bir siyasi baskı kurmanın dahi gereği kalmamış demektir. Daha açıkçası, ortada üzerinde siyasi baskı kurulacak bir fakülte kalmamış demektir. Kimseyi kırmak istemem ama bu türden metinlerin makale olarak yayınlanmaları yalnızca SBF’ye değil tüm akademisyenlere yönelik bir saygısızlıktır. Umuyorum yetkililer bu yazıma denk gelir ve bundan sonra kendilerine gönderilen metinleri değerlendirirken daha dikkatli davranırlar.

Not
1. İlgili makalenin tamamına şu bağlantıdan erişilebilir: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/664682

Zapatista ayaklanmasının 30. yıl dönümü kutlamalarından izlenimler

1 Ocak 2024, Zapatista ayaklanmasının otuzuncu yıl dönümüydü. ABD, Kanada ve Meksika arasındaki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın ...